PATOLOJİK BAĞLILIK VE JOCASTA SENDROMU; SESSİZ BİR TOPLUMSAL GERÇEKLİK

Haber Giriş Tarihi: 02.08.2025 19:09
Haber Güncellenme Tarihi: 04.08.2025 06:09
Kaynak: Haber Merkezi
https://www.olay18.com/
PATOLOJİK BAĞLILIK VE JOCASTA SENDROMU; SESSİZ BİR TOPLUMSAL GERÇEKLİK
Toplumların en derin çatlakları çoğu zaman aile yapılarında gizlidir. Bireyin kimliğini inşa ettiği ilk yer olan aile, aynı zamanda en büyük travmaların da kaynağı olabilir. Psikolojide yer bulan bazı sendromlar, toplumun görünmeyen patolojilerini açığa çıkarır. Bunlardan biri olan Jocasta Sendromu, özellikle sevgi, iletişim ve cinselliğin bastırıldığı kültürel yapılarda dikkat çekici bir şekilde öne çıkmaktadır. Jocasta Sendromu, mitolojik bir figür olan Kraliçe Jocasta’dan adını alır. Kocasından duygusal ya da cinsel tatmin alamayan bazı kadınların, bilinçdışı düzeyde oğullarına saplantılı bir bağlılık geliştirmesiyle tanımlanır. Bu durum sadece bireysel bir patoloji değil, aynı zamanda kültürel ve yapısal sorunların bir yansımasıdır. Erkek egemen toplumlarda, özellikle kadınların bastırıldığı, duygusal ihtiyaçlarının yok sayıldığı ve evliliklerin çoğunlukla “görev” eksenli yaşandığı yerlerde bu tür dinamiklerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Bu tür bir bağlanma biçimi, annenin oğlunu duygusal partner yerine koymasına, oğulun ise kadını annesi değil, hayatındaki ilk “kadın” olarak algılamasına neden olabilir. Bu patolojik yapı, sadece bireysel gelişimi değil, aynı zamanda gelecek kuşakların da ruhsal sağlığını tehdit eder. Oğul, ilerideki ilişkilerinde kadın figürünü ya annesi gibi “kutsal” ya da annesinden “kopamayan” bir figür olarak yaşar. Bu da sağlıklı romantik ve cinsel ilişki kurmasını zorlaştırır. İslam coğrafyasında, ya da daha geniş anlamda ataerkil yapılarla şekillenmiş geleneksel toplumlarda bu örüntüler daha sık görülür. Kadının cinsel ve duygusal gereksinimleri çoğu zaman yok sayılır ya da bastırılır. Kadın, kendini yalnız ve değersiz hissettiğinde, bu boşluğu oğluyla doldurmaya çalışabilir. Bu durum ise çoğu zaman "ana-oğul bağı" adı altında normalleştirilir. Toplum, bu bağı kutsallaştırır; ama altında yatan sağlıksız yapıyı fark etmez. Tüm bunlar, bireyin değil, yapının bir yansımasıdır. “Oğlunu kocası yerine koyan anneler”, “karısını annesi zanneden erkekler” gibi örnekler, bir toplumsal travmanın mirasıdır. Ve bu miras, yalnızca psikolojinin değil, sosyolojinin ve ahlâkın da sorgulaması gereken bir alandır. Çözüm, sadece bireysel farkındalıkta değil; toplumsal yapıların dönüşümünde, aile içi rollerin yeniden tanımlanmasında ve duygusal eğitimde yatmaktadır. Duyguların bastırılmadığı, cinselliğin tabulaştırılmadığı, bireylerin birbirini araçsallaştırmadığı sağlıklı ilişkiler, ancak bu yapısal dönüşümle mümkün olabilir.
Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.