Uygulamalarımız appstore googleplay

ÇÜRÜYEN BİR DÜZENİN ANATOMİSİ

Yazının Giriş Tarihi: 02.09.2025 12:41
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.09.2025 12:59

Ayşe Kulin’in bu cümlesi, sadece bir edebi tespit değil; bu toprakların ruh hâlini, içimize işleyen bir buruklukla özetleyen bir vicdan haykırışıdır.
Bugün Türkiye’de yaşadığımız birçok toplumsal ve kurumsal sorun, artık sadece “haber değeri” taşımıyor; doğrudan hayatlarımızı, değer yargılarımızı, inancımızı ve geleceğe olan umudumuzu etkiliyor.
Eğitim, bir ülkenin omurgasıdır. Ancak artık sahte diplomaların kol gezdiği bir düzenin içindeyiz. Bu sadece bireysel ahlaksızlık değil; sistematik bir çöküşün en belirgin göstergesidir. Milletvekillerinden valilere, belediye başkanlarından kamu ve özel sektörde görev yapan üst düzey yöneticilere kadar birçok kişinin, gerçekte almadığı eğitimlerle, hak etmediği unvanlarla makam sahibi olduğunu görüyoruz. Sahte belgelerle, sahte otoriteler yaratılıyor.
Bu durum, yalnızca adaleti değil, toplumun temel güven duygusunu da yerle bir ediyor. İnsanlar artık şunu soruyor: “Hak ederek bir yere gelmenin ne anlamı kaldı?” Ve işte o zaman; liyakat biter, çürüme başlar.
Geçtiğimiz aylarda yaşanan bir olayda, bir doktor, sadece hastasının kıyafetini "açık" bulduğu için muayene etmeyi reddetti. Bu olay, tıp etiğini, insan haklarını ve profesyonel sorumluluğu yerle bir eden bir davranıştı. Oysa hekimlik, ayrım yapmadan, yargılamadan hizmet sunma mesleğidir. Hasta kimliğine değil, ihtiyacına bakılır. Bu çizgi aşıldığında, vicdanlar da meslek onuru da zarar görür.
Diğer yandan, Anıtkabir’de üstlerinin aranması gibi sembolik olaylar, yalnızca bir güvenlik uygulaması değil; derin bir güven bunalımının göstergesidir. Cumhuriyetin temelini atan kurumlara karşı bu yaklaşım, semboller üzerinden değerlerle hesaplaşma çabasını barındırır. Üstelik, asker, polis, jandarma gibi devletin en saygın üniformalarını taşıyanların saygınlığı korunmalı; çünkü üniforma, taşıyanın duruşu ve davranışıyla anlam kazanır. Eğer bu saygı zedelenirse, devletin ve milletin sembolleri de anlamını yitirir.
Ve af yasaları...
Suçun ağırlığını unutturan, adaleti yara bere içinde bırakan düzenlemelerle karşı karşıyayız. Cinsel istismar, kadına yönelik şiddet, organize suç gibi en ağır dosyaların failleri; "af" adı altında topluma yeniden karışıyor. Bu kişiler özgürlüklerine kavuşurken, mağdurlar bir ömür sürecek acılarla baş başa kalıyor. Üstelik “suça sürüklenen çocuklar” diye anılan, ama aslında masum insanların canına kıyan çocuklar için de ceza indirimleri gündemde. Vicdanları en çok sızlatan da bu... Yaş küçüklüğü masumiyet değil. Öldürülen masumların hakkı nasıl korunacak? Adalet, sadece suçlunun yaşına değil, mağdurun acısına da bakmalı. Aksi takdirde, toplum olarak hem adaletten hem vicdandan mahrum kalırız.
Toplumlar; adaletle ve eğitimle ayakta durur. Bu iki ayak kırıldığında, geriye sadece çürük bir yapı kalır. Nezaketin yerini hoyratlık, hoşgörünün yerini tahammülsüzlük, emeğin yerini torpil alır.
Ayşe Kulin’in o tek cümlesi, geçmişin asaletiyle bugünün kaosunu yüzleştiriyor.
Ve bizi en çok acıtan da şu:
Gerçekten ne kadar az utanıyoruz artık.
Bu düzeni değiştirmek elimizde. Sadece eleştirerek değil, sorgulayarak, sorumluluk alarak, “doğru olanı” savunmaktan vazgeçmeyerek.
Çünkü bir ülke; sadece yasalarla değil, o yasaları yaşatan insanlarla ayakta kalır.
Vicdanın sustuğu yerde; gürültü yükselir.
Ama unutmayalım:
Gürültü, hakikatin yerini tutmaz.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.